Geçerken İyilik
İşte gidiyorum çeşm-i siyahım / Önümüze dağlar sıralansa da
Hiç kuşkum yok, benliğime damgasını vuran en baskın unsur – korkuyu saymazsak – göçebelik duygusudur. Son 31 yıldır aynı evde oturuyor olmama karşın böyle söylüyor olmak biraz tuhaf görünüyor. Az bir süre değil bu, üstelik çok sevip benimsediğim bir yer. Ancak, “benliğime damgasını vuran en baskın unsur“ derken, doğrudan yaşamla kurulan ilişki ve bunun boyutlarının zaman / mekan koordinatlarındaki yansımalarını belirtmek istiyorum. Buradaki zaman ve mekan kavramları ise fiziksel mekan ve tanımlanmış zaman olgularından epeyce taşmış halleriyle söz konusu. Her yerden her yere, her şeyden her şeye bir an içinde yönelebilme duygusu. Odaklanma bozukluğu mu yoksa o anda yaşananları benimseyememe mi bu, yoksa sadeleşmeyi ve tutarlı akışı kolaylaştıran yaşam sevincinden uzak, suçluluk duygularıyla da iyice derinleşen bir köksüzlük mü? Kararlı denge denen şeyden hiç nasiplenmemiş bir özgüven – özgüvensizlik salıncağı.
Çocukluk çağında farklı bölgelere taşınmalar da olmadı, en fazla aynı mahalle içinde bir kaç taşınma. Bu hareketlilikle ilgisi yok elbette yukarıda bahsettiklerimin. Yine de, 14 yaşımda, başka bir kente, yatılı okula gitmenin, kökenlerini ve dinamiğini çok net açıklayamadığım içsel göçebelik duygularımı bir daha geriye dönülemeyecek bir boyuta taşıdığını hissediyorum.
Gökteki yıldızı sayan olur mu?
Doğumumdan 18 yaşıma kadar süren ve bir yıllık ara dışında 2 ayrı apartmanda kesintisiz süren babamın kapıcılığı bir mekansızlık duygusu oluşturmuş olabilir mi belirli belirsiz? Kapıcı evleri ev olabilir mi, yurt olabilir mi? Çocuk ya da erişkin, orada yaşayana mekan duygusu verebilir mi?
Son olarak belki de, bekarlığında köyünde başkalarının tarlalarında çalışan, evlendiğinde çocuğunun doğumunda karısını kaybeden, sonra Adana’ya amele pazarlarına giden, şantiye ve hanlarda kalan, sonra Bursa Umurbey’de devam eden, orada amele olarak çalışırken her fırsat bulduğunda İstanbul’da verem tedavisi gören kardeşinin yanına gelmeye çalışan, sonra ikinci evliliğini annemle yapıp Umurbey’deki patronları aracılığıyla yolu Çanakkale’ye düşen, sonrasında yine aynı “iş ilişkileri” ile annemle birlikte Zeytinburnu’nun boş arazilerinde evsiz bir şekilde bekçilik yapan, burada sadece yük getiren ve bekleme yapacak kamyonlarda yatarak ancak kapalı mekana kavuşan ve en sonunda kapıcılığa başlayıp 1979 yılında felç olarak malul emekli olan babamdan da bahsetmek “mekan”a ilişkin tabloyu tamamlamak açısından yerinde olabilir.
Bahsetmeye çalıştığım bu “dışsal” faktörlere karşın, ben yine de, asıl belirleyici olanın, ruhumun ve zihnimin içinde yaşananlar olduğunu düşünüyorum. Ve işte biraz önce mekan olup olmadığını sorguladığım yerlerin, asıl bu ruhsal ve zihinsel dehşet verici girdabın mekanı olduğunu derinden hissediyorum. Benim mekanım da bu girdap olmalı.
Gitti canımın cananı / Bıraktı beni yaralı
Çocukluk döneminde çok erken yaşlarda başlayan hayallerde yolculuk, ortaokulu bitirip Bursa’ya yatılı liseye gidince fiziki olarak da başladı ve neredeyse hiç hız kesmeden bugünlere kadar hep devam etti, ediyor.
Bu yolculukları yaşarken, nereden nereye ya da hangi amaçla gidersem gideyim, hep bir köksüzlük duygusu içinde, yoğun bir hüzün ve belirsizliğin içinde, şaşkın, ruhumun hiç bir şeye odaklanamayacağım şekilde hızlı akışı içinde, bir o yana bir bu yana savrulup durduğumu hissederdim.
Artık 40 seneyi aştı bu yolculukların öyküsü. 14 yaşında da 57 yaşında da aynı sendeleme, köksüzlük ve zihin akışının sürmesine ne demeli?
Bu duygular içinde, “oradan oraya” gidip gelirken, bazen bunları yazmak geçerdi içimden. Yaşadığım karmaşayı taşıyamıyor olmanın baskısı mıydı bu, yoksa, hayli insani olan bu duygulanımı paylaşma arzusu muydu? Hiç bilemedim.
Bugün benim efkarım var zarım var / Değme felek değme telime benim
Yazmanın sağaltıcı etkisinden söz edilir. Yazmak geliştirebilir de. Ama ne yazmak, nasıl yazmak? Neden yazmak? Sağaltıcı etki derken, bir yandan da biçimlenmek, sınırlanmak ihtimali yok mu? Bir acıdan, baskıdan kurtulmak için yapılan her şeyin mutlaka üretebileceği eksilmeden hep korktum. Öylece yaşansın istedim her şeyi. Dağılmayı, karanlık küskünlükleri göze alarak.
Herhangi bir yere gitmek, herhangi bir yolculuk nerede başlar, ne zaman başlar? Kolay yanıtlanabilir mi bu sorular? Neye gidiş, neye dönüş diyoruz? Bizden önce olmuş olan zamanlar, bizden sonra olacak zamanlar içinde geçiyoruz işte. Geçerken. Yaşadıklarım ve ifadelerim. Ah ne zavallıdır ifadeler, yaşanan kocaman şeyler içinde! Geçerken.
İşte başlıyorum yeniden gitmeye. İşte başlıyorum yazmaya, işte gidiyorum.
Küçük yaşlarda, önce kulağıma sonra benliğime bir daha hiç çıkmamacasına giren, ozan, ezgi, ses, tını ve uçsuz bucaksız sızısıyla “işte gidiyorum çeşm-i siyahım / önümüze dağlar sıralansa da”.
Başladım yazmaya, nereden nereye gideyim, bilemiyorum, işte gidiyorum dedim, işte gidiyorum çeşm-i siyahım.
Beni kınamasın ehl-i dil olan / Yandı yüreğim buna ne çare
Kalbinin vuruşunun giderek hızlandığının farkındaydı. Tuhaf, tam olarak açıklayamadığı bir duygunun, ruhunda fırtınalar yaratmak üzere olduğunu hissetti.
Annemin elini öptüm, ona sıkıca sarıldım, kucakladım, yanaklarından öptüm, öptüm, öptüm.
Sonra ayrıldım yanından, apartmandan çıktım, biraz yürüdükten sonra hep yaptığım gibi dönüp baktım, annem pencerede gülümseyen ve el sallayan haliyle dünyanın en kaygılı ve meraklı portresini çiziyordu.
Bilmiyorum ne haldeyim / Gidiyorum gündüz gece
Ertesi sabah işime gittim, öğleden sonra Kamil Koç’la Ankara’ya doğru yola çıktım.
Kalbimin her vuruşunu hissediyordum dünden beri. Yine bu durumda yola çıktım Ankara’ya doğru, Samsun’a doğru, Havza’ya doğru, Şeyhsafi’ye doğru.
Yolu yer isimleriyle tanımlamak ne kadar tuhaf.
Mezarlığa doğru, Ümit’e doğru, büyümeyen çocuğa doğru.
Bir iyilikten diğerine doğru.
Hızla, telaşla, bilinmezliklerle.
Geberten bir acı, hüzün ve küskünlükle.
Koltuklar, yolcular, anons ve molalarla.
Kilometrelerle.
Taşkın bir mutluluk, bir coşku, bir hasretle.
Akşam üstü Ankara otogarda indim ve bir taksiyle otele gittim. Yarın, çalıştığım firmanın Ankara ofisinde ilk yardım eğitimi vereceğim. Eğitim hazırlıklarımı tamamlamıştım ama son bir kez gözden geçirmek istedim. Fakat canım istemedi, bir sıkıntı vardı içimde nedensiz, “şimdi yatayım, sabah erken kalkar bakarım” dedim kendi kendime. Uzandım ama uyumak mümkün değil, içimdeki sıkıntı gittikçe büyüyor ve bir anlam veremiyorum. Kalktım, oda servisinden bir duble rakı istedim ve bilgisayarımı açtım. Az sonra rakı geldi, tam bir yudum almak için elimi uzatırken telefonuma gelen bir mesajın sesini duydum, açtım ve okudum : “Gözüm, bugün akciğer kanseri tanısı aldım. Nedense hiç şaşırmadım. Şimdi arama. Evdeyim, onlarla henüz paylaşmadım. Yarın biyopsi yapılacak. Yarın gündüz konuşuruz.”
Şaşkınlık içinde “bu ne yaa” şeklinde yazdığım mesaja da “Beklenen son” diye karşılık aldım.
Nedenini açıklayamadığım ve sürekli artan iç sıkıntım yerini öfke ve boş vermişliğe bıraktı.
Çok, ama çok değer taşıyan sevgili arkadaşımdan gelen ve “beklenen son” diye biten mesaj ile bilgisayarımın ekranındaki “ilk yardım” slaytlarının arasında anlamını yitirmiş bir gölge olup kalakalmıştım öylece.
Çok nimetin yedim helallaşalım / Geçti dost kervanı eyleme beni
Eğitim sabahtan öğlene kadardı. Olumlu bir atmosferde gerçekleşti, bitince beni yemeğe davet ettiler ama öğlen otobüsüm vardı, çıkmam gerekiyor bana bir taksi çağırabilir misiniz dedim, “hocam biz bırakırız”.
Samsun’a. Kamil Koç 60 lira.
Samsun’a. 5 kişiydik biz, farklı görevlerde, farklı yaşlarda. Aynı duygularda, aynı bilinmez iyilik rüzgarlarında. Birimiz öldü.
Samsun’a. Birimiz öldü. Sevgi, coşku, iyilik. Emek emek, iyilik. 5 ay ancak geçti bana telefon açıp “hocam karnımda asit varmış” demesi ile onu sonsuzluğa uğurlayışımız arasında. Bu dünyada, iyiliğin cevher olup insanlaştığı biriydi o.
Samsun’a. Hocam karnımda asit varmış. Etfal günleri. Memorial günleri. Bilincin bulanması ve tamamen kaybedilmesi günleri. Dağların damarları gibi her koldan akan ırmaklar, kalabalık ziyaret günleri. Çok güzel bir çocuktu o.
Samsun’a. Sonra telefonumda o beş kişiden birinin kırık sesi “hocam kaybettik”. Memorial’a akan ırmaklar Samsun’a yöneldiler, kucaklaştığı topraklarda ne varsa hissederek, rüzgarla ıslanarak. Ele avuca sığmıyordu o.
Dokunma keyfine yalan dünyanın ipini beline dolamış gider /
Gözlerimin yaşı bana gizlidir dertliyi dertsizi sulamış gider
Samsun’da. Daha otobüsteyken arayıp durdu beni o beş kişiden biri, Yusuf, “hocam yoldayım, rahatım yerinde, beni merak etme, bir sorun yok”.
Ah Yusuf! Ne kadar gözyaşı dökmüştün Ümit’i toprağa verdikten sonra bir yere gidip oturduğumuzda. “Ercan abi anlatamam, ne çok iyiliğini gördüm ben onun, ne çok”. Anlatamazsın tabi. Benden 10 yaş büyük Kayseri’li Yusuf bana abi derken, çocuğu yaşındaki Ümit için gözyaşı döküyor Samsun’da, “ne çok iyiliğini gördüm”. Hep beraberdiler onlar, iki kafadar, iki emekçi, aralarında 20 yaş var, iki insan.
Yaklaşık zaman içinde ikimiz de otogara ulaştık, Yusuf’u otele bıraktım, akşam yemeğine kadar istirahat edecek. Sırada yeğenle buluşma var. O da zamanı, liseyi bitirip üniversiteyi kazanma, mekanı da ilk kez olmak üzere ailesinden ayrı olmakla yaşıyor.
Karşıladı beni, birlikte evine gittik. Yeni yaşam, yeni heyecan, “hayırlı olsun”, anlattı yeni yaşamını, yuvarladık bir iki kadeh. Güzel, anlamlı, keyifli.
Sonra birlikte yine şehir merkezine, Tuna’nın yanına. Tam 28 sene önce askerliğimin ilk dönemi için geldiğim Samsun kat kat büyümüş. Çevreye baka baka uzun sayılabilecek bir taksi yolculuğu, 65 lira.
Yarın Havza’nın Şeyhsafi köyünün mezarlığına gideceğiz. Bu akşam buluşma var, o beş kişiden dördü. Bir de yeğen, abileri ve amcalarıyla, bu uzak diyarda bir akşam yemeği yiyecek, rakı içecek, dinleyecek. Soru sorulursa konuşacak. Bir de Tuna. 42 sene önce, o zaman da biz, ailelerimizden uzakta, yatılı lise kapısından aynı anda girmiştik.
Aşıkız diyen çok gayıt olmadan / Cemevi’ne girsem zahit olmadan
Tuna bizi davet ettiği mekanın kapısında karşıladı, Çarşambalılar Derneği. Kapıdan girer girmez karşımda koca bir fotoğraf gördüm ve çakılıp kaldım, Yıldıray Çınar. İşte yine aynı şaşkınlık girdabındayım, bitmeyen yolculuklarım gibi; şu an kaç yerdeyim, burada kaç zamanda?
Buranın yerlisi, burada gurbetteki öğrenci ve yarın Şeyhsafi mezarlığında Ümit’i ziyaret edecek olan bizler. Tanışmalar ve bir iyilik köprüsünden geçerken birbirine değen yüreklerin titremesi, merak, huzur ve huzur.
En çok Yusuf’u dinledik, memleketi Kayseri’ye yerleşip yeni bir hayat kurmuştu, anlattı, mutluyum dedi.
Sonra Tuna eşini çağırdı, anladım, alkollü araba kullanmak istemiyor ve Orhan’ı eve bırakmak ve ardından beni otele bırakmak istiyordu. Gerek yok, ben hallederim demeye kalksam da, konuşturmadı beni.
O da herkesle tanıştı, Ümit’i öğrendi.
Sonra hep birlikte kalktık. Yusuf ve Mehmet otele gitti. Biz dört kişi arabaya bindik ve sohbet ede ede Orhan’ın mahallesine gittik, “sen bizim de çocuğumuzsun, en küçük bir sıkıntında mutlaka bizi ara”.
Yeğeni bıraktıktan sonra, arabada üç kişi, kaldığım otele doğru yola çıktık. Kökenleri kim bilir nerededir, dostça bir sohbet, söylenenlerin ve susarak geçen anların yaşattığı tarifi zor güzel duygular.
Firkatin derdine alışamadım / Yalan dünya sana çıkışamadım
Otelde odama girdiğimde, bir kaç saattir içimde tatlı tatlı esen huzur ve hoşnutluk birden kayboldu. Onun yerini huzursuz eden bir heyecan aldı. Canım içkiye devam etmek istedi ama kendimi bastırdım ve yatağa uzandım. Ağladım, ağladım. Uyumuşum.
Sabahleyin toplandık ve Tuna’yı bekledik. Tam sözleştiğimiz saatte geldi. Aslında, Tuna Ümit’ tanımıyordu, öyküyü benden dinlemişti Samsun ziyaretimizin nedenini ona anlatırken. O da, “Köye sizi ben götüreceğim, birlikte gideceğiz” demişti.
Çantalarımızı koymak için arabasının bagajını açtığımızda karanfiller gördüm.
Ümit’i toprağa verdiğimiz gün oradan, Havza’dan ayrılamamıştık. Onu soğuk bir karanlığın içinde bırakıp dönememiş, geceyi Havza’da geçirmeye karar vermiştik. Ertesi gün de, Havza merkezde bulduğumuz bir çiçekçiden çiçekler alarak tekrar Şeyhsafi köyünün mezarlığına gitmiştik.
Tuna’ya bunları anlatıp çiçekleri oradan da alabileceğimizi söylediğimde, “buralar küçük yerler, ne olur ne olmaz” dedi. Teşekkür ettim. Bir hazine var bu davranışta.
Arabanın arka koltuğunda her iki tarafta gençler, aralarında “dedeleri” Yusuf, önde ben ve arabayı kullanan Tuna önce Havza’ya, sonra Şeyhsafi köyüne ve en sonunda köyün dışındaki mezarlığa ulaştık.
Arabayı park ettik, mezarlığa girdik ve mezarlığın karşı sınırındaki hafif yamaç bölgede Ümit’i aradık.
Önce bocaladık. Üç tane, ilk günkü gibi bırakılmış toprak yığını arasında kararsız kaldık. Uzun uğraşlardan sonra mezar yerini tespit edebildik. O günden bu yana hiç el değmediği belliydi. Tahmin etmiştik bu durumu ve mezarı yaptırmayı kararlaştırmıştık kendi aramızda. Sorun babayı ikna etmekti.
Sorunları gayet iyi biliyorduk, Ümit bazen üzüntü, çokça da öfke içinde çok şeyler anlatmıştı. İlk günden beri el sürmediği mezarını bizler yaptırmaya kalktığımızda tepki gösterebileceğini tahmin ediyorduk. Uygun bir dil ve yaklaşım oluşturduk birlikte. Baba’nın otoritesini örselemeden niyetimizi ve kararımızı iletecektik. Köyde aileyi bulamadık. Bir köylüden muhtarın telefon numarasını aldık. Muhtar Havza’da imiş, zaten aile de Havza’ya taşınmış.
Bir kez daha Şeyhsafi – Havza yolu. Nasıl da bu kadar kısa bir zaman diliminde ve sadece bir kaç kere geçilmişken bu yollar aşina bir mekan gibi yerleşmiş benliğime, şaşkınlıkla geçilen mesafeler.
Muhtar bir kahvehane tarif etti, bulduk oturduk. Durum paylaşıldı, baba arandı, eve gidildi, anlaşma sağlandı.
Tüm süreçler içinde başrolde hep Tuna vardı.
Sabahleyin, daha Samsun’dayken arabanın bagajında gördüğüm karanfiller, karanfiller, karanfiller.
Mamoş palton tutayım mı / Hayrın için satayım mı
Veda zamanı geldi.
Ben Havza otogardan otobüsle Ankara’ya döneceğim. Tuna, Mehmet ve Habil’i Samsun’a götürecek. Yusuf ise bir süre daha orada kalacak ve akşam otobüsü ile Kayseri’ye dönecek. Mezarı yapacak olan mermer ustası ile Yusuf konuşacak.
Toprağa karışan ustanın mezarı yapılacak. Yusuf usta tarif edecek her şeyi. “Ercan abi anlatamam, ne çok iyiliğini gördüm ben onun, ne çok”. İki ustaydı onlar. “Hocam hafta sonu bir arkadaşın evini boyadık Yusuf abiyle beraber”. Ne hoşuma giderdi sayısı hayli fazla olan bu cümleleri Ümit’ten işitmek.
Tuna’ya sarıldım, öptüm, vedalaştım. İyi ki varsın.
Otobüse bindim, Metro Turizm. Uzayıp giden yollar, kasabalar, otobüs terminalleri, girişler ve çıkışlar, insan halleri.
İşte yine aşina duygular. Kafamı koltuğa tamamen yaslayarak kendimi dengelemeye çalışıyorum içimde gittikçe artan karmaşadan.
Aynı şaşkınlık, aynı ayırt edememe hali, aynı bulanıklık ve yoğun bir hüzün. Otobüsün camlarından dünyanın en yalnız insanı gibi dışarıyı seyreden bu adamı da, onun bu halini de doğduğumdan beri tanıyorum.
Telefon ekranından mesajlar geçişiyor.
Tuna, her şey için çok teşekkürler. Asıl ben teşekkür ederim, dostluğun kitabını yazdınız, iyi yolculuklar.
Hocam, Tuna bey bizi Samsun’a bıraktı, biz iyiyiz, size iyi yolculuklar.
Hocam ben mermerciyle görüştüm, iyice tarif ettim ne istediğimizi. Fiyatta da anlaştık. Şimdi otogarda otobüsümü bekliyorum, gece olmadan Kayseri’de olurum, size iyi yolculuklar.
Ağlayarak gelme mezar taşıma / Uyanıp da sana gülemem gayrı
Havza – Ankara yolu mermer döşeli.
Çorum, Sungurlu, Kırıkkale, Ankara.
İki yıl önce onu uğurlayıp aynı yoldan dönerken arabada kulaklarımıza ve tüm benliğimize işlemişti, Aysel Gürel’in dizeleri, Mabel Matiz’in sesinden : “Ümit öylece kaldı da ümit edeni söyle kim aldı?”
Bir yemek organizasyonu var bu akşam Ankara’da. Arguvanlı doktorlar buluşması.
Bu bir yolculuk mu yoksa hayalde ve mekanda uçuşma mı bilemiyorum. Zamanı hissetmek artık olanaksız.
Otobüsten inişim ile yemek zamanı arasında yaklaşık 2 saat var. Hemen otele gittim, kendimi yatağa attım, uyumuşum.
Uyandığımda uyuşmuş gibiydim. Canım hiç bir şey yapmak, kimseyi görmek istemiyordu. Biraz kendime gelmeye çalıştım, hazırlandım ve çıktım. Aslında bu buluşma için çok heyecan taşıyordum. Merak ettiğim bir çok şey vardı ve bunlardan hiç olmazsa küçük bir kısmının paylaşılacağı bir ortam olacağını düşünüyordum. Ama işte şu an ben ne pay alacak ne de paylaşacak bir durumdayım.
Mekana gittim, salona geçtim. Ankara’da çok yaygın olan, büyük, kat kat, farklı salonları olan ve hiç hazzetmediğim tarzda bir binaydı.
Kalabalık yerleşmişti, genel bir selamlamadan sonra bir yere oturdum. Eski ve yeni siyasetçiler, milletvekillerinin de bulunduğu ortama kendim de şaşarak kısa sürede ısındım. Nerdensin, hangi köydensin, kimlerdensin derken kaynaşma ilerledi.
Sonuçta Arguvan. Hem annem hem babam. Orada doğmadım, orada yaşamadım. Elbette, özellikle bir dönem çok sık gittim, çocukluk dönemimde neredeyse bütün şivemi değiştiren bir 3 ay kalmışlığım var. Kokusu, ıssızlığı, ışığı tüm benliğimdedir.
Ortamın tüm olumluluklarına, yeni tanıştığım insanlarla sıcak sohbetlere ve hatta Erhan Yılmaz ustanın harika Arguvan türkülerine rağmen aklım fikrim yalnız kalmakta, yalnız kalabilmekteydi.
Bir kaç saat orada kaldıktan sonra ayrılıp doğruca otele gittim, perdeleri çekip şehrin ışıklarından kurtuldum, yorganın içine girip karanlığa karıştım.
Anlaşıldı meyhaneci elveda oy elveda / Benden başka kimse yokmuş elveda oy elveda
Ertesi sabah uyanır uyanmaz ilk iş olarak otobüs araştırmaya koyuldum. Vivalines, 60 lira, 11.00 kalkış.
Aslında bugün program sevgili ve çok eski arkadaşım Doğan ile buluşmaktı. Ama canım ne kardeşim Doğan’ı ne de başka bir kimseyi görmek istiyordu. Kimseye sesimi duyurmak, kimsenin de sesini duymak istemiyordum. Ankara’dan kalkacak ve İstanbul’a gitmeyi planlayan otobüse binip, çocukluğa, uzun ve karmaşık geçmişe yönelip, 5 saat değil belki de sonsuza kadar sürebilecek bu yolculuğa umuda tutunur gibi sarıldım.
Al kalemi derdini yaz / Garip garip ötme bülbül
İstanbul’a döndüğümün ertesi günü annemin yanına gittim.
Annemin elini öptüm, ona sıkıca sarıldım, kucakladım, yanaklarından öptüm, öptüm, öptüm.
Sonra ayrıldım yanından, apartmandan çıktım, biraz yürüdükten sonra hep yaptığım gibi dönüp baktım, annem pencerede gülümseyen ve el sallayan haliyle dünyanın en kaygılı ve meraklı portresini çiziyordu.
Solanda narin çiçekler / Gözüm yaşla dolmasın mı
5 günlük bir yolculuktu bu. Gerçekten 5 günlük müydü? Tarifi kolay olmayan duygular içinde, iç içe geçmiş zamanlar içinde, güzelim Anadolu’nun gözlerinin içinde geçen bir zaman ve mekan dilimi.
Bir iyilik köprüsünden geçerken. Duyup duyamadığım, görüp göremediğim her şeylerin içinden geçerken. Geçerken.
İyiliğin hüznü. İyiliğin darmadağın eden hüznü.
Getir el basayım kelamullahın
Güller gibi duran eşya
eşyada yaşayan diyar
ortalıkta bir yalnızlık
birisi kaybolmuş kadar
bir aynadan geçmiş sanki
rüya gibi esen rüzgar
beyaz bir fanus içinde
yüzen ve yüzen balıklar!
